hiç

bir filin en büyük talihi nedir biliyor musun? bir fil hata yapmaktan korkmaz. bir fil zaten hata da yapmaz.

bir filin en büyük talihi nedir biliyor musun? bir fil hayal kurmaz. düşlemenin cenneti, beklemenin cehennemi ile kendini yormaz.

bir  filin en büyük talihi nedir biliyor musun? bir fil hiçbir zaman hindistan’a gidip gitmediği tereddüdüne kapılmaz, filin ruhu bununla sıkılmaz.

"ne yaptım sana?" dünyanın en acıklı, "ne yaptın bana?" dünyanın en sitemkar sözü olabilir evet.

Keşke seninle oturup dertleşebilme fırsatı verilseydi bana. Kimsin sen bana tüm acılarımı sevinçlerimi mutluluklarımı pişmanlıklarımi endiserimi ve daha bir sürü şeyi film Şeridi'ne çeviren ?
Anonim

o da olur bir gün, umarım.  

Sevgili Dunya,

Bir şaşkınlıktı. Sakinliğe ve huzura, yani şaşkınlığımın azalışına, yaklaştığım birlikte geçirdiğimiz o kısa süren günleri düşündükçe, bütün varlığın kiri ne kadar da uzak geliyor. Pek çok şeye tanıklık ederek, hepsini zihnimde tutarak, olancasını kavrayarak ama anlamlandıramayarak, bir şaşkınlık olarak sana bunları yazarken bilmeni isterim ki bütün dünyanın tadını ben kaçırmışım gibi üzüntülüyüm. Bunu söylerken hayal ettiğim hiçbir şeyi gerçekleştiremeyecek olmanın endişesinden değil, vaat ettiğim hiçbir şeyin bu hayatın içinde kayda değer bir yer tutamamasından bahsediyorum.

Son görüşmemizden bu yana, sana anlatmak istediğim bir sürü şey birikti. Oysa kim sorsa değişen bir şey yok demek gibi bir cevapla yetiniyorum çoğu zaman. Haksız da sayılmam bir yandan. Mesela şu masa hala çiçeksiz, zaten bakamazdım da bir çiçeğim olsa. Sadece su vermekle, güneşe çıkarmakla halledilecek bir iş değil bu biliyorum. Halbuki bir zamanlar içinde doğup büyüdüğüm ev çiçeklerle doluydu. Doluydu, çünkü artık ben ne o evdeyim, ne de o ev yerinde. Bir yıkıntıdan ibaret artık orası. Her gününü sevinçle geçirdiğim o ev şimdi canımı sıkıyor. Hem hatırlamak güzel olsaydı, hatıra hüzün veren bir şey olmazdı. Beni düşündüren ise hatırlamak değil, artık hatıralarımı koyacak bir yer bulamamak. Değil mi ki zaten geçmişin sevilecek bir tarafı kalmamıştır. Ona ancak özlem duyulur. Ama geçmişe o telaşsız halinden dolayı bile fazlasıyla övgü sıralanabilir. Beni yersiz ve yurtsuz bırakan bu yıkım, toprakla olan bağlarımı kopardı. O yüzdendir ki toprak artık benim için üzerinde yaşanılacak değil, sadece dönülecek bir yer anlamı taşıyor. O yüzdendir ki her yeri garip artık dünyanın.  

Aklım, aklımın almadığı şeylerle dolu ve biliyorum ki hiçbir şeyi konuşarak halledemeyiz. Bunun şimdiye kadar bir şeye çare olduğunu görmüş de değilim lakin bunu bile konuşarak anlatma ihtiyacı duymaktayız. Konuşmak sadece biraz daha yaşatır, hayatta tutmaz biliyorsun. Hem artık bütün konuşulanlar lakayt bir lakırdı olmaktan öteye gidemiyor. Hiçbir şeyin konuşanlar için bir anlamı kalmadı. Hiçbir değer artık gününü gün etmenin zavallılığına karşı ayakta duramıyor. Her şeye bulaşmış bu ciddiyetsizlikten arınabileceğimiz ne bir yol ne de biraz ümit kaldı. Aklını kaçırmış gibi bu saçmalığa koşan dostlarıma, biraz dinleyin diye avazım çıktığı kadar bağırdığım, karşılarında durduğum dostlarıma ayak bağı olmaktan başka hiçbir şey yapamamışım gibi hissediyorum. Belki sadece bir anlığına gözlerini açıp, sonra tekrar aynı gevşekliğin kucağına bıraktıkları için kendilerini, onlara duyduğum umutsuz kızgınlık sözle ifade edilemez. Bu kadar ciddiyet fazla değil mi diyorlar, ciddiye alınmayı umarak ve bu biraz daha kahrediyor beni. Hepsinden uzaklaşmakla elde edeceğimi düşündüğüm çıkar yol, şimdi onlara uzaktan baktıkça canımı daha çok yakıyor. Haberlerini almıyor değilim. Benden bu kadar, daha fazla tahammül gösteremeyeceğim diye söylenirken biri, sonra neye dayandığını bilmedikleri daha doğrusu kendilerine itiraf edemedikleri bir yakınlık ile bağlı olanların birbirlerine arka çıkma gerekliliği duydukları ve kendilerini akladıkları o vicdan rahatlığı ile aklımı kaçırdığım konusunda hep beraber karar kılmışlar. Ne tuhaf. İçeridekileri kurtarma ümidiyle ileri atıldığım bir yangın yerinde, hiçbir şeye çare olamamanın bitkinliği ile kendimi ateşe bırakıyorum. Şimdi ben herkesin bardağına son damlayım Sevgili Dunya, ben ebedi bir hatayım.

Bu dünyaya merhametten gözlerim dola dola baktım, sana da. Beni sevmediğini biliyorum. Söyleyeceğin her şeyi gördüm, çünkü gözlerinin arkasında bu vardı. Etrafımıza ördüğümüz şu duvarlara bak. İçimde sürekli, aramızda hiçbir şeyin kalmayacağı bir vaktin geleceği ümidini taşıyarak beklediğim bu yerde tıkılı kaldım ve artık sana sesimi duyuramıyorum. Korkularım beni insan yapıyordu. Göze almaktan bahsedemez oldum. Hiçbir suya giremeyiz artık, işte bu yüzden hep burada kalacağız ve öte yakasında ne vardı ırmağın hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bu korkunç esaret rahatsız etmiyor artık bizi. Ben ise gösteremediğim için sana şu tepenin ardını, aşılması gereken küçücük bir tümseği devasa bir eziyet olarak görüyorsun. Sana gelemem. Başka bir yere de gidemem. Sadece kabule yakın bir sessizlikle bekleyebilirim.

İnsana kendisini efendi gibi hissettiren bir düzende, hem de ne kendi ekmeğini pişirebilen, ne kesilen elini dikebilen, kendini aydınlatamayan, ısıtamayan, çocuklarını eğitemeyen insanların hıncahınç, ısrarla ve de körkütük kendini efendi zannettiği bir düzende, bundan kurtulmamız gerektiğini anlatabileceğim kimse kalmadı. İnsan kendi işini yapmayı bir eziyet, kendi kendine hizmet etmeyi bir kölelik olarak görürken, bunu kendine yakıştıramaz, düzeyi ile bağdaştıramazken, başkasının işini severek yapmayı, bunun karşılığında da ona reva görülen karşılığı almayı yaşayabilmesinin değiştirilemez gereği sayıyor oluşunda hiçbir aksaklık görmüyor. İşte bu yüzden arkasını dönemiyor, bu yüzden istemenin önüne geçemiyor, yetinemiyor. Artık küçük bir yerde hayatını kendi kendine geçirebileceği düşüncesi insanı çıldırtmaya yetiyor. Hem de o gürültünün, debdebenin, sefaletin ve de rezilliğin içerisinde zaten çıldırmış iken, hiçbir şey yapmaya vakit bulamadığı yaşantısının içerisinde bir şeye ulaşamamanın endişesi ile aklını kaçıracağından korkuyor ve ben insana elini uzatsan bile tutamayacağın bir cennettense, kendi ateşini harladığın bir cehennem yeğdir diyemiyorum.

Ben bu dünyaya at gözlükleri ile bakmak istiyorum. İpimizi kimse çekiştirmedikten sonra, ağzımızda taşıdığımız gemin benim için hiçbir ehemmiyeti yok. Daha büyük bir eve, daha çok yiyeceğe, caddelerin ihtişamına, büyük salonlara ihtiyacımız yok. Ama gitmek neye yarar, başını yanında taşıdıktan sonra? Bütün bunlarla doldurduğumuz ve aksine bir türlü kendimizi ikna edemediğimiz, düşünmeye bile cesaret edemediğimiz bir hayatın içinde bir gün huzura kavuşacağız ve rahata ereceğiz safsatasıyla, yani her şey avucumuzdan kayarken, iyinin güzelden de öte gerçekliği ile ve güzel bildiğimizin pespayeliği sırtımızda, anlıyorum ki bana bahşedilmemiş bu dünyada bir parça huzur bulmak. Yalnız saçların yüzüme değdiğinde ve ellerin yanaklarımda gezinirken hissettiğim o müthiş sevgi ve sahiplenilmişlik, seni karşıma alıp bir kez olsun bunları uzun uzun, bütün hesaplardan sıyrılarak, anlatamamanın burukluğuna bıraktı yerini çoktan.

Sevgili Dunya, her şey bitti. İstemeyerek girdiğim bu bahçenin, bütün çiçeklerini ezerek çıkıyorum şimdi, bile isteye. İştedir ki bu sefer ben dünyayı yalnız bırakıyorum. Bu çağın vebası, bütün hakikati öldürdü. Ağlamayı, gülmeyi, sevmeyi, düşünmeyi, sarılmayı, ayrılmayı ve hatta ölümü bile öldürdü. Üzülsem halime gülerler mi diye düşünerek başlıyoruz sabaha, gülsem boğazlarlar mı beni bir köşede diye ediyoruz akşamı. Hayrete düşmeden önce, şüpheye düşüyoruz: Bu seyrettiğimiz gerçek dünya mı? Yalandan kimse ölmüyormuş, sahiden de öyle, anladım. Gerçeğin sahtelikler üreten düzeninden, sahteliğin gerçeklikler ürettiği düzeni ayırt edilemiyor artık. Bütün bu olanlar başımı döndürüyor, bütün bu olanlar dünyayı.

aşk, kaba saba adamların işidir, yirmi birinci yüzyılın çıtkırıldım insanının değil. zaten dört işlemi bilen birinin, aşk dediğine hesap karıştırmayacağına inanmıyorum ben. inanmak mı kaldı? akla tapan, kendi aklını mevcudiyetinin şaşmaz yol göstericisi yapan insanlarla dolu bir dünya yarattılar. kendine güvenmeklerle, ayakları üzerinde durmaklarla hepimizi kimsesiz bıraktılar. “o diyorsa doğrudur” yok, “kendimden çok sana güveniyorum” yok, “koluma gir, elini omzuma at, sırtını bana yasla” yok. “bu benim aklıma yatmadı” var sadece. hepimizi “ben böyle düşünüyorum” diye bir cehenneme attılar. ihtiyaç duymayı lanetledikleri için, su isteyen bütün çiçekleri ezip, yerlerini plastikleriyle doldurdular.

aldanan bilir, yazgıysa bu elbet sonrası da var
düştüyse toprağına yağmur, bereketi sorulur
musallat başıma gizinden kalan kara derin yer
salınışım sana bedel, ki benden düşen kırılır
bir kavganın tasviri
baktım biri orta yerde bekliyor. ne bekliyorsun dedim. koca koca adamlar şu ufacık çocuğu dövmüş, en azından “nasıl yaparsınız” diye soracağım dedi. niye dövmüşler dedim. gölge etme demişler, dinlememiş. biçmişler körpeciğin kolunu kanadını. içime dokundu mevzu, ben de beklemeye başladım. iki kişi bekledik. karşı kahvede oturan bu zorbaların amca çocukları ellerinde sopalarla yanaştı. dağılın ulan dediler. dağılmadık. ikiye bile bölünmedik. eşkıyalığın dozunu artırdılar. bunu gören bir kaç vatandaş daha yanımıza katıldı. dağ başı mı burası, bu ne zulüm diyerek. hadi diyelim dağ başı, reva mıdır şu yaptığınız diye sorarak. bu sefer nasıl yaparsınız diye beraber bağırmaya başladık. sesimiz daha gür çıkıyordu. duyan geldi. kimisi ne dediğimizi işitip gitmek için, kimisi kalıp destek olmak için. bağırdık, kalabalıklaştık. nereden baksan on kişiydik, birbirini ilk defa gören on kişi. kimisi bıyıklıydı, kimisi kel. kimi etek giymişti, kiminin yoktu ayakkabısı bile. kiminin elinde şemsiyesi vardı, kiminin elinde gazoz şişesi. 

başımıza indi sopalar, yaralandı nereden baksan beş kişi. yerine gelmez mi daha fazlası. kalabalık artıyordu. bir kısmı içinde tutamayıp kellere olan nefretini döktü ortalığa. güneşli günlerde sizin şu başınızdan çektiğimiz nedir, yeter gözümüzü aldığınız diye akıllarınca eleştirileni yaptılar. arkadaşlar derdimiz kellik değil. burada şu yavrucak için toplandık diye sesleri bastırmaya çalıştı, içimizden birileri. o sırada yoldan geçen bir arkadaşım beni gördü. hayırdır ömer dedi. ağzımı açmamıştım ki daha, ilahi ömer, keller için ileri geri konuşan bu insanlarla yan yana olmayı sana yakıştıramadım deyip gitti, mevzu o değil bile diyemedim.


bu zorbalarla başka meseleleri olan başka başka adamlar, fırsat bu fırsat deyip kalabalığa karıştılar. bize de bir tokat sallayacak aralık bulunur elbet deyip aramıza saklandılar. iyi bakın dedi orada oturanlardan biri, iyi bakın. kimlerin oyununa piyon oldunuz. kardeşim bu mahallenin kaldırımlarını bu zorba dediğiniz adamlar yeniledi, bir de tutup sokağa çeşme diktiler, utanmıyor musunuz bu adamlar için ileri geri konuşmaya diyen mahalle sakinleri de çıktı. adam kaldırıp yapmış, çeşme dikmiş, yakışıyor mu yani bir çocuk için ortalığı birbirine katmak? hem daha geçen hafta burada bir kadına “belin kaç santim” diye sordular, o zaman neredeydiniz? o zaman da gelip burada bekleseydiniz, samimiyetsizsiniz. e ama biz ona değil buna şahit olduk, görsek elbette bir şey derdik diyemedik.


biri gelip, dükkanın önünü kapatıyorsunuz, yazık değil mi bu esnafa, ekmek götürmesin mi evine deyiverdi. götürsün abiler, götürmesin ister miyiz hiç, lakin şu yavrucağın kolunu kanadını budamışlara “ulan” diyecek kadar da duramayacak mıyız yani şurada deyiverdik. dinletemedik. derken zorbalar, köşeyi dönüp yaklaştılar. benim burada amcaoğlumun elindeki sopanın kıymığı sizin yüzünüzden eline batmış dedi zorba başı, zalimsiniz. birader sopayı sallayan senin amcaoğlu, bunun da mı kabahatlisi biziz diyemedik. nereden aklına geldiyse, sahi siz burada niye toplandınız diye soruverdi. dedik şu körpe fidan oturmak istiyor şuracıkta diye. kes kes dedi. kardeşim biz burada kırk kişi akrabayız. biz oturmak için üst üste çıkarken, soralım istiyorsanız, otursunmuymuş o çocuk orada, peki var mısınız oylamaya?


gençler böyle bekliyorsunuz ama beklemekle zorbalık bitmez. istiyorsanız ben size bir şaka yapayım, hep beraber gülelim olmaz mı dedi yoldan geçenlerin en zekisi. 

adlarını bilmiyorum bu çiçeklerin

sadece kokularından

içime gömüyorum

deşerlerse kalbimi bulurlar

bir çiçeğin 

yüreğimden kaçarak

açılma isteğini

karası olmayan

bir yerde.