hiç

"ne yaptım sana?" dünyanın en acıklı, "ne yaptın bana?" dünyanın en sitemkar sözü olabilir evet.

Keşke seninle oturup dertleşebilme fırsatı verilseydi bana. Kimsin sen bana tüm acılarımı sevinçlerimi mutluluklarımı pişmanlıklarımi endiserimi ve daha bir sürü şeyi film Şeridi'ne çeviren ?
Anonim

o da olur bir gün, umarım.  

Sevgili Dunya,

Bir şaşkınlıktı. Sakinliğe ve huzura, yani şaşkınlığımın azalışına, yaklaştığım birlikte geçirdiğimiz o kısa süren günleri düşündükçe, bütün varlığın kiri ne kadar da uzak geliyor. Pek çok şeye tanıklık ederek, hepsini zihnimde tutarak, olancasını kavrayarak ama anlamlandıramayarak, bir şaşkınlık olarak sana bunları yazarken bilmeni isterim ki bütün dünyanın tadını ben kaçırmışım gibi üzüntülüyüm. Bunu söylerken hayal ettiğim hiçbir şeyi gerçekleştiremeyecek olmanın endişesinden değil, vaat ettiğim hiçbir şeyin bu hayatın içinde kayda değer bir yer tutamamasından bahsediyorum.

Son görüşmemizden bu yana, sana anlatmak istediğim bir sürü şey birikti. Oysa kim sorsa değişen bir şey yok demek gibi bir cevapla yetiniyorum çoğu zaman. Haksız da sayılmam bir yandan. Mesela şu masa hala çiçeksiz, zaten bakamazdım da bir çiçeğim olsa. Sadece su vermekle, güneşe çıkarmakla halledilecek bir iş değil bu biliyorum. Halbuki bir zamanlar içinde doğup büyüdüğüm ev çiçeklerle doluydu. Doluydu, çünkü artık ben ne o evdeyim, ne de o ev yerinde. Bir yıkıntıdan ibaret artık orası. Her gününü sevinçle geçirdiğim o ev şimdi canımı sıkıyor. Hem hatırlamak güzel olsaydı, hatıra hüzün veren bir şey olmazdı. Beni düşündüren ise hatırlamak değil, artık hatıralarımı koyacak bir yer bulamamak. Değil mi ki zaten geçmişin sevilecek bir tarafı kalmamıştır. Ona ancak özlem duyulur. Ama geçmişe o telaşsız halinden dolayı bile fazlasıyla övgü sıralanabilir. Beni yersiz ve yurtsuz bırakan bu yıkım, toprakla olan bağlarımı kopardı. O yüzdendir ki toprak artık benim için üzerinde yaşanılacak değil, sadece dönülecek bir yer anlamı taşıyor. O yüzdendir ki her yeri garip artık dünyanın.  

Aklım, aklımın almadığı şeylerle dolu ve biliyorum ki hiçbir şeyi konuşarak halledemeyiz. Bunun şimdiye kadar bir şeye çare olduğunu görmüş de değilim lakin bunu bile konuşarak anlatma ihtiyacı duymaktayız. Konuşmak sadece biraz daha yaşatır, hayatta tutmaz biliyorsun. Hem artık bütün konuşulanlar lakayt bir lakırdı olmaktan öteye gidemiyor. Hiçbir şeyin konuşanlar için bir anlamı kalmadı. Hiçbir değer artık gününü gün etmenin zavallılığına karşı ayakta duramıyor. Her şeye bulaşmış bu ciddiyetsizlikten arınabileceğimiz ne bir yol ne de biraz ümit kaldı. Aklını kaçırmış gibi bu saçmalığa koşan dostlarıma, biraz dinleyin diye avazım çıktığı kadar bağırdığım, karşılarında durduğum dostlarıma ayak bağı olmaktan başka hiçbir şey yapamamışım gibi hissediyorum. Belki sadece bir anlığına gözlerini açıp, sonra tekrar aynı gevşekliğin kucağına bıraktıkları için kendilerini, onlara duyduğum umutsuz kızgınlık sözle ifade edilemez. Bu kadar ciddiyet fazla değil mi diyorlar, ciddiye alınmayı umarak ve bu biraz daha kahrediyor beni. Hepsinden uzaklaşmakla elde edeceğimi düşündüğüm çıkar yol, şimdi onlara uzaktan baktıkça canımı daha çok yakıyor. Haberlerini almıyor değilim. Benden bu kadar, daha fazla tahammül gösteremeyeceğim diye söylenirken biri, sonra neye dayandığını bilmedikleri daha doğrusu kendilerine itiraf edemedikleri bir yakınlık ile bağlı olanların birbirlerine arka çıkma gerekliliği duydukları ve kendilerini akladıkları o vicdan rahatlığı ile aklımı kaçırdığım konusunda hep beraber karar kılmışlar. Ne tuhaf. İçeridekileri kurtarma ümidiyle ileri atıldığım bir yangın yerinde, hiçbir şeye çare olamamanın bitkinliği ile kendimi ateşe bırakıyorum. Şimdi ben herkesin bardağına son damlayım Sevgili Dunya, ben ebedi bir hatayım.

Bu dünyaya merhametten gözlerim dola dola baktım, sana da. Beni sevmediğini biliyorum. Söyleyeceğin her şeyi gördüm, çünkü gözlerinin arkasında bu vardı. Etrafımıza ördüğümüz şu duvarlara bak. İçimde sürekli, aramızda hiçbir şeyin kalmayacağı bir vaktin geleceği ümidini taşıyarak beklediğim bu yerde tıkılı kaldım ve artık sana sesimi duyuramıyorum. Korkularım beni insan yapıyordu. Göze almaktan bahsedemez oldum. Hiçbir suya giremeyiz artık, işte bu yüzden hep burada kalacağız ve öte yakasında ne vardı ırmağın hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bu korkunç esaret rahatsız etmiyor artık bizi. Ben ise gösteremediğim için sana şu tepenin ardını, aşılması gereken küçücük bir tümseği devasa bir eziyet olarak görüyorsun. Sana gelemem. Başka bir yere de gidemem. Sadece kabule yakın bir sessizlikle bekleyebilirim.

İnsana kendisini efendi gibi hissettiren bir düzende, hem de ne kendi ekmeğini pişirebilen, ne kesilen elini dikebilen, kendini aydınlatamayan, ısıtamayan, çocuklarını eğitemeyen insanların hıncahınç, ısrarla ve de körkütük kendini efendi zannettiği bir düzende, bundan kurtulmamız gerektiğini anlatabileceğim kimse kalmadı. İnsan kendi işini yapmayı bir eziyet, kendi kendine hizmet etmeyi bir kölelik olarak görürken, bunu kendine yakıştıramaz, düzeyi ile bağdaştıramazken, başkasının işini severek yapmayı, bunun karşılığında da ona reva görülen karşılığı almayı yaşayabilmesinin değiştirilemez gereği sayıyor oluşunda hiçbir aksaklık görmüyor. İşte bu yüzden arkasını dönemiyor, bu yüzden istemenin önüne geçemiyor, yetinemiyor. Artık küçük bir yerde hayatını kendi kendine geçirebileceği düşüncesi insanı çıldırtmaya yetiyor. Hem de o gürültünün, debdebenin, sefaletin ve de rezilliğin içerisinde zaten çıldırmış iken, hiçbir şey yapmaya vakit bulamadığı yaşantısının içerisinde bir şeye ulaşamamanın endişesi ile aklını kaçıracağından korkuyor ve ben insana elini uzatsan bile tutamayacağın bir cennettense, kendi ateşini harladığın bir cehennem yeğdir diyemiyorum.

Ben bu dünyaya at gözlükleri ile bakmak istiyorum. İpimizi kimse çekiştirmedikten sonra, ağzımızda taşıdığımız gemin benim için hiçbir ehemmiyeti yok. Daha büyük bir eve, daha çok yiyeceğe, caddelerin ihtişamına, büyük salonlara ihtiyacımız yok. Ama gitmek neye yarar, başını yanında taşıdıktan sonra? Bütün bunlarla doldurduğumuz ve aksine bir türlü kendimizi ikna edemediğimiz, düşünmeye bile cesaret edemediğimiz bir hayatın içinde bir gün huzura kavuşacağız ve rahata ereceğiz safsatasıyla, yani her şey avucumuzdan kayarken, iyinin güzelden de öte gerçekliği ile ve güzel bildiğimizin pespayeliği sırtımızda, anlıyorum ki bana bahşedilmemiş bu dünyada bir parça huzur bulmak. Yalnız saçların yüzüme değdiğinde ve ellerin yanaklarımda gezinirken hissettiğim o müthiş sevgi ve sahiplenilmişlik, seni karşıma alıp bir kez olsun bunları uzun uzun, bütün hesaplardan sıyrılarak, anlatamamanın burukluğuna bıraktı yerini çoktan.

Sevgili Dunya, her şey bitti. İstemeyerek girdiğim bu bahçenin, bütün çiçeklerini ezerek çıkıyorum şimdi, bile isteye. İştedir ki bu sefer ben dünyayı yalnız bırakıyorum. Bu çağın vebası, bütün hakikati öldürdü. Ağlamayı, gülmeyi, sevmeyi, düşünmeyi, sarılmayı, ayrılmayı ve hatta ölümü bile öldürdü. Üzülsem halime gülerler mi diye düşünerek başlıyoruz sabaha, gülsem boğazlarlar mı beni bir köşede diye ediyoruz akşamı. Hayrete düşmeden önce, şüpheye düşüyoruz: Bu seyrettiğimiz gerçek dünya mı? Yalandan kimse ölmüyormuş, sahiden de öyle, anladım. Gerçeğin sahtelikler üreten düzeninden, sahteliğin gerçeklikler ürettiği düzeni ayırt edilemiyor artık. Bütün bu olanlar başımı döndürüyor, bütün bu olanlar dünyayı.

aşk, kaba saba adamların işidir, yirmi birinci yüzyılın çıtkırıldım insanının değil. zaten dört işlemi bilen birinin, aşk dediğine hesap karıştırmayacağına inanmıyorum ben. inanmak mı kaldı? akla tapan, kendi aklını mevcudiyetinin şaşmaz yol göstericisi yapan insanlarla dolu bir dünya yarattılar. kendine güvenmeklerle, ayakları üzerinde durmaklarla hepimizi kimsesiz bıraktılar. “o diyorsa doğrudur” yok, “kendimden çok sana güveniyorum” yok, “koluma gir, elini omzuma at, sırtını bana yasla” yok. “bu benim aklıma yatmadı” var sadece. hepimizi “ben böyle düşünüyorum” diye bir cehenneme attılar. ihtiyaç duymayı lanetledikleri için, su isteyen bütün çiçekleri ezip, yerlerini plastikleriyle doldurdular.

aldanan bilir, yazgıysa bu elbet sonrası da var
düştüyse toprağına yağmur, bereketi sorulur
musallat başıma gizinden kalan kara derin yer
salınışım sana bedel, ki benden düşen kırılır
bir kavganın tasviri
baktım biri orta yerde bekliyor. ne bekliyorsun dedim. koca koca adamlar şu ufacık çocuğu dövmüş, en azından “nasıl yaparsınız” diye soracağım dedi. niye dövmüşler dedim. gölge etme demişler, dinlememiş. biçmişler körpeciğin kolunu kanadını. içime dokundu mevzu, ben de beklemeye başladım. iki kişi bekledik. karşı kahvede oturan bu zorbaların amca çocukları ellerinde sopalarla yanaştı. dağılın ulan dediler. dağılmadık. ikiye bile bölünmedik. eşkıyalığın dozunu artırdılar. bunu gören bir kaç vatandaş daha yanımıza katıldı. dağ başı mı burası, bu ne zulüm diyerek. hadi diyelim dağ başı, reva mıdır şu yaptığınız diye sorarak. bu sefer nasıl yaparsınız diye beraber bağırmaya başladık. sesimiz daha gür çıkıyordu. duyan geldi. kimisi ne dediğimizi işitip gitmek için, kimisi kalıp destek olmak için. bağırdık, kalabalıklaştık. nereden baksan on kişiydik, birbirini ilk defa gören on kişi. kimisi bıyıklıydı, kimisi kel. kimi etek giymişti, kiminin yoktu ayakkabısı bile. kiminin elinde şemsiyesi vardı, kiminin elinde gazoz şişesi. 

başımıza indi sopalar, yaralandı nereden baksan beş kişi. yerine gelmez mi daha fazlası. kalabalık artıyordu. bir kısmı içinde tutamayıp kellere olan nefretini döktü ortalığa. güneşli günlerde sizin şu başınızdan çektiğimiz nedir, yeter gözümüzü aldığınız diye akıllarınca eleştirileni yaptılar. arkadaşlar derdimiz kellik değil. burada şu yavrucak için toplandık diye sesleri bastırmaya çalıştı, içimizden birileri. o sırada yoldan geçen bir arkadaşım beni gördü. hayırdır ömer dedi. ağzımı açmamıştım ki daha, ilahi ömer, keller için ileri geri konuşan bu insanlarla yan yana olmayı sana yakıştıramadım deyip gitti, mevzu o değil bile diyemedim.


bu zorbalarla başka meseleleri olan başka başka adamlar, fırsat bu fırsat deyip kalabalığa karıştılar. bize de bir tokat sallayacak aralık bulunur elbet deyip aramıza saklandılar. iyi bakın dedi orada oturanlardan biri, iyi bakın. kimlerin oyununa piyon oldunuz. kardeşim bu mahallenin kaldırımlarını bu zorba dediğiniz adamlar yeniledi, bir de tutup sokağa çeşme diktiler, utanmıyor musunuz bu adamlar için ileri geri konuşmaya diyen mahalle sakinleri de çıktı. adam kaldırıp yapmış, çeşme dikmiş, yakışıyor mu yani bir çocuk için ortalığı birbirine katmak? hem daha geçen hafta burada bir kadına “belin kaç santim” diye sordular, o zaman neredeydiniz? o zaman da gelip burada bekleseydiniz, samimiyetsizsiniz. e ama biz ona değil buna şahit olduk, görsek elbette bir şey derdik diyemedik.


biri gelip, dükkanın önünü kapatıyorsunuz, yazık değil mi bu esnafa, ekmek götürmesin mi evine deyiverdi. götürsün abiler, götürmesin ister miyiz hiç, lakin şu yavrucağın kolunu kanadını budamışlara “ulan” diyecek kadar da duramayacak mıyız yani şurada deyiverdik. dinletemedik. derken zorbalar, köşeyi dönüp yaklaştılar. benim burada amcaoğlumun elindeki sopanın kıymığı sizin yüzünüzden eline batmış dedi zorba başı, zalimsiniz. birader sopayı sallayan senin amcaoğlu, bunun da mı kabahatlisi biziz diyemedik. nereden aklına geldiyse, sahi siz burada niye toplandınız diye soruverdi. dedik şu körpe fidan oturmak istiyor şuracıkta diye. kes kes dedi. kardeşim biz burada kırk kişi akrabayız. biz oturmak için üst üste çıkarken, soralım istiyorsanız, otursunmuymuş o çocuk orada, peki var mısınız oylamaya?


gençler böyle bekliyorsunuz ama beklemekle zorbalık bitmez. istiyorsanız ben size bir şaka yapayım, hep beraber gülelim olmaz mı dedi yoldan geçenlerin en zekisi. 

adlarını bilmiyorum bu çiçeklerin

sadece kokularından

içime gömüyorum

deşerlerse kalbimi bulurlar

bir çiçeğin 

yüreğimden kaçarak

açılma isteğini

karası olmayan

bir yerde.

http://fizy.com/#s/1yab14

 yarın diyorum yeni bir dün

ben her sabah bir hatırayla uyanıyorum

kıpırdamasam yerimden diye geçiyor içimden

bir anda kalabilmek mümkün olsaydı

kesinlikle bu anı seçmezdim diyerek

yerimden doğruluyorum

 

kalkar kalkmaz üzerime bir şeyler alıyorum

ta içimden bir ses yeni uyandın 

üşüteceksin, bir şeyler giy diyor

anımsamaya çalışıyorum söyleyişini

kimsenin sana bir şey dediği yok

boş yere alınganlık yapıyorsun diye hayıflanıyorum

 

bir şeyler yakıştırıyorum kendime ayna karşısında

hep aynı şeyi giyememenin laneti bu

her gün bir daha beğenmemek zorunda kalıyorum

niyeyse hep kapıyı çektikten sonra

alelacele ceplerimi yokluyorum

anahtarların şıngırtısını duyunca 

şu koskoca dünyada dönülebilecek tek yer

burasıymış gibi bir huzura kavuşuyorum

 

otobüslere biniyorum kulaklarımı tıkayarak

başka türlüsüne tahammül edemiyorum

biraz ilerliyorum, zaman ilerliyor

başka bir uğultusu, aklımın uğultusunu bastırıyor

dinecek birkaç durak sonra diyemiyorum

madem söylenecek bir şey kalmadı

ben senin adını tekrarlıyorum

 

ikna edemiyorum kimseyi hiçbir şeye

hem de tam olarak hakikatten bahsederek

bundan derin bir azap duyuyorum 

kendimden şüphe etmiyor değilim

ne de eminim her şeyin böyle olması gerektiğinden

ama sözler veriyorum sımsıkı tutacağımdan

sözler unutulur, her şey değişir diyor

karşılaştığım pek çok unutkan

 

dünya göğe salınmış bir uçan balon misali

çok uzaktan bakıldığında diyorum ama

hafife alıyor değilim asla

aksine onu büyük bir yük olarak görüyorum

üzerine bindiğimiz ama bizim taşıdığımız bir şey bu

ne garip değil mi gibi sorular soracak olsam

hemen yerin altına girip rahat bir nefes alıyorum

 

yenilmekten korkuyor değilim

bu bir yarış değil diyorum sadece

ama diyorsan ki illa galip geleceğim

yeter ki gel diye olur olmaz sayıklıyorum

unutuyorum kaça kadar saydığımı 

başa dönüp adınla yola çıkıyorum

 

bazı günler akşam olmuyor 

ben sana kalmadım diyerek kararıyorum

sırt üstü yatıp biraz kitaplarla laflıyorum

söz ver aramızda kalacak hepsi diyor

bir sorunun çengeli takılıyor sonra aklıma

aramızda mı kalacak yani bu devasa mesafe

ve gelmeyecek miyiz hiç bir araya

 

bilmem neden, sevmem aslında hiçbir şeyi

bu kadar sade dile getirmeyi

oysa kıyıya vurması bir dalganın ne kadar yalın

bense merak ediyorum onu oraya getireni

 

sanılmasın mahrum ediyorum kendimi her şeyden

evin bütün odalarını geziyorum eğer hava çok güzelse 

bir nefes çekiyorum içime şu karanlıktan

seyretmek için şu duvarı, sırtımı yaslıyorum diğer duvara

bir yerlerde bir deniz olmalı diyorum

eğer burası bu kadar karaysa

 

inan ki inanmam asla böyle şeylere ama

bir gün imkanım olursa eğer gökkuşağından

bir kapı yaptıracağım evime

sen o kapından ister gir, ister çık

bütün dileklerin gerçek olsun diye

 

şu sessizlik böyle hüküm sürmesin istiyorum

kafam kaldırmıyor artık bu kadarını

birkaç nota bulaşıyor ellerime

donuk renkli, misal fani, solgun lakayt, siluet dokunaklı

ateşe veriyorum hemen her şeyi

yansın dünya diyorum çok mu

yeter ki üşümesin onun ayakları

 

kağıtlar karalıyorum pek uygunsuz saatlerde

yazdıklarımdan hiçbir satırı anneme 

okutamadım diye bazen

gözlüklerimin camını buğulandırıyorum

çok ağır gelmeye başlarsa bazı şeyler

hiç olmazsa karşısında diyorum kaç kez

oturup ona bir daha hastane önünde incir ağacı söylüyorum

 

insanların arasına karışıyorum zaman zaman

anlamıyorum ne diyorlar ve neden konuşmuyorlar

aslında konuşulması gerekeni

nefret etmiyorum yine de hiçbirinden

nasıl ki ezmiyorsam adını bilmiyorum diye bazı çiçekleri

 

bir denize senin rengini veriyorum

senin kokuna buluyorum bütün ormanları

yeşilini biraz abartıyorum gibi yaprakların

bir bulutun boynuna ip geçirdiğim oluyor

bu sahiplik hissinden biraz rahatsızlık duyuyorum

gel gör ki sen daha yokken babanın aklında

ve annen taşımıyorken seni karnında

seni benim biliyorum

 

işler içinden çıkılmaz bir hal alırsa

dünya diyorum bin yıllardır böyle

senin için mi değişecekti yani şu düzen

sen ki değiştiremiyorsun yanlış almışsan bile bir bileti

tutup bambaşka bir şehre gidiyorsun mesela

ve hayret dahi etmiyorsun 

kıyısı olmayan bir şehre nasıl gidilir vapurla

 

insanın vicdanını rahatlatmak için yaptıklarına üzülsem mi, 

yoksa en azından vicdan sahibi olmasına sevinsem mi 

bilemiyorum, bilemediğim gibi pek çok şeyi

çok istemek ayıp mı, utanmalı mıyım kendimden

niye geçiremiyorum iğne deliğinden bir devi

 

kimseye ayıp olmasın diye biraz daha yaşıyorum

aman zahmet olmasın diye kimseye

kendimi seviyorum biraz

beni sevmeyen herkesin yerine

konuşuyorum karşıma alıp kendimi

sen de olmasan kim severdi seni diyorum

bak koyamıyorsun yerine başka birini

 

bunu becerememem için hiçbir sebep yok

itinayla kendime kızıyorum

şu yaşa geldin ama hala kendine

derme çatma bir imparatorluk dahi kurabilmiş değilsin

hükmü yok sözlerinin kendinde bile

daha sonra silkinip toparlanıyorum

kimsenin arkasından konuşmam, yanında belki bazen

gelsin o karınca buraya, söylerim bunları yüzüne de

 

dilerim ama dilenmem, bu geçsin hiç değilse kayıtlara 

herkes yerini bilsin, şu ağaç mesela

diyecekken köksüzleşiyorum

alıp kendimi elimin ulaşamayacağı bir yere koyuyorum

unutuyorum kendimi orada

 

akıl dağıtıyorum gördüğüm herkese, bana fazla geldiğinden değil 

onsuz da yaparım mutlaka biliyorum 

biri bana uzatacak olsa mesela bir parça

kibarca teklifini reddediyorum

şimdi fikir değiştirmeyeyim diyorum

öksürtüyor beni fazlaca

 

büyük bir şeyi ifade etmek için konuşunca

boyumdan büyük laflar etmiş sayılıyorum

hiçbir şey sonsuza kadar sürmez diyorsun

peki ya sonsuzluk sonsuza kadar sürer mi

diyecek olup susuyorum karşında senin

her gelen gidiyor demek iyi de

nasıl eminsin bir gün gelmeyeceğinden, gelmeyenin

 

düşündüğünde her şey ne kadar zor 

oysa ne kadar kolay kıyıyor insan birine

ben kimseye kıymayayım diye ellerimi cebimde saklıyorum

çarpmasın diye örneğin elim, diğer elime

 

kim sevmiş şimdiye kadar birini

beni çok seviyor diye bir düşün 

ama yine de insan olmayacağını bildiğinin peşini, 

olmadığını görmeden bırakmıyor 

gerçi görünce de bırakmıyor, kendime hak veriyorum

çünkü haksızlık etmem kimseye 

bu yüzden adınla başlıyorum adımı söylemeye

 

deli gönül diyor bakkala ekmek almaya 

gidiyorum diye çık, bir daha da gelme

sonra bakıyorum “ekmek almaya gidiyorum” 

diyecek kimse yok, oturuyorum yerime

 

ne yapsam da gelsen

ya da ne yapsam da seni aklıma getirmesem

aslında hiç doğru bulmuyorum böyle şeyleri

sabah sabah öğle sonrası akşam üzeri ve gece yarısı

uluorta tekrar tekrar söylemeyi

 

merhametli bir öfke nedir anlaşılacak mı bir gün

ve nasıl dövülür bir demir şefkatle

zulüm değil, yarası olanı ateşle dağlarlar

bazen kesiklerden bir barakada düşünüyorum

keskin kılıç kınına mı zarar 

hiç gerek yok biliyorum böyle laflar etmeye

özledim demek çok mu zor hem de özlemişken bu kadar

 

ritmim bozuluyor, halbuki ne kadar seviyorum ahengi

konu paylaşmaksa bir atomu dahi ikiye bölmeyi

önüme bakmaktan çok hoşlanıyorum

takılacak bir şey arıyorum da denebilir buna

ve beni nasıl utandırıyor güzel bir söz duymak

içim çekiliyor, sanki ekmek bandırıyorlarmış gibi ruhumun suyuna

 

çok sevdiğim bir adamın hatırası, çok sevdiğim bir kadının

öyle narin örüyor ki saçlarını

kim diyorum böyle dikkat eder bir saç teline

ve kim diyorum böyle rahat arkasını döner birine

ben çekilip bir köşeye onları seyrediyorum

o eski elleri alıp ve taptaze bir acemilikle 

sonra oturup senin saçlarını örüyorum

 

cevabını bildiğim sorularla yoruyorum aklımı

kabul edemiyorum bazısı için her şey nasıl bu kadar açık

nasıl bu kadar keskin dönüşleri

hiç mi vazgeçmezler vazgeçmekten demiyorum

ama ağırdan alamazlar mı bazı çekip gitmeleri

 

bardaklara su veriyorum, güneşlendiriyorum pencereyi

radyoyu açıp oralı olmuyorum

kitapları indiriyorum raflardan

şuraya bir mektup sıkışmıştır belki diyorum 

belki bir not benim için yazılmış

içinde bir buluşma tarihi, hem de bu yüzyıl içerisinde

bu bekleyiş diyorum bana yeter

artık hiçbir şeyle meşgul olmuyorum

 

canımı çok sıkıyor sadece iki kişiyi alakadar

eden şeylerin iki kişiyle çözülememesi

balık nasıl rahat su içindeyken ve

nasıl unutmuyor bir kuş konduğunda tekrar uçmayı

çekiç burada ve dimdik duruyorken çivi

merak ediyorum nasıl becerebiliyor ellerin ıskalamayı

 

yatmadan önce köstekli bir saati kuruyorum

alıp kulağıma götürüyorum

başımı dizlerine yaslamışım gibi bir his kaplıyor her yanımı

her tik-tak sesinde bir kez daha

babam, bir de o mavi matarayla kırlara gidiyorum

ellerinin çayırını çimenini özlüyorum

 

sokak lambaları odamı aydınlatıyor

sen ışıkların altından geçiyorsun, gülüşün de geçiyor

hayalin parmak uçlarına basa basa yürüyor

gelip yanıma uzanıyorsun, ömrüm uzuyor

üzerini örtüyorum gözlerimle 

önce ben diyen bütün şeytanlarımı taşlıyorum

yeni bir alfabeye adınla başlıyorum.

olur öyle
bir kapı kapanmış, bir kapı açılmış. hiçbiri bizim kovulduğumuz gerçeğini değiştirmez. işte böyle böyle kalamaz insan bir yerde, işte böyle böyle gidemez hiçbir yere. çünkü kalmak varlık bulmaktır. kalmak, ha var ha yok’a bir sebep aramaktır. bulamayınca, bunalmaktır. hayır sevmemen değil, sevmen şaşırtıcı olurdu. bunda şaşıracak ne var. olan oldu, buyur hayret et. demem o ki bugün burada olma sebebimiz, bugün burada olmayacak kadar güzel bir sebebimizin olmamasıdır. çok oluyorsam söyleyin. ya da bana bir gülümseyin de dişlerinizi dökeyim. insan istiyor ki istemesin. yani dememem o ki hiçbir şey söylemeyerek ve açıklarımı açık etmeyerek anlaşılsın istiyorum o tamamlanamayan his. bana bir anlam verin de sebep bileyim. işte buralar hep kızılcık şerbeti. inceldiği yerden kopsun mesela kızılca kıyamet. hadi bir çiçeği her şeyin yap, her şeyden vazgeçmek o kadar da zor olmasın. ha bir kapı açılmış, ha bir kapı kapanmış, var mısın? 

varsayalım yerimizde saymıyormuşuz da kesin bir yargıya varmışız. söyleyebilir misin neye değdi elin de mahvetmedi onu? bir şey söyle bana, neyi berbat etmedi şimdiye kadar dokunuşun? ayak bastığın neresi çöl olmadı, neyi tuttun da şimdiye kadar gitmedi, bir şey söyle bana, neye kollarını açtın da sarılışın kurutmadı? dudağının kanatmadığı bir ten, yokluğunun aranmadığı bir an var mı? yok. hay varlık. yüz çevrilirken senden, hiç aklına geldi mi sırtını çevirişin? kaç kere geçmişini yaktın, köşeyi dönmek için. kaç kere sözünden döndün, sorumluluğunu sahipsiz bırakmak için. kaç kere heba, kaç kere hiç, kaç kere debeleniş, kaç kere başkalarının üzerinde, kaç kere kaç. hiçbiri mi hatrında yok? var. hay yokluk. varsayalım sen yoksun. gibi ben yok yere, olur olmaz, ikide bir, en çok bana, durup dururken, neyi sebep bilip, küfeyi sırtımdan atmak üzere, varsayalım sen öyle yıkılmak üzere bir imge olasın, ben altında kalmak için can atayım, hiçbir şeye kendimi layık görmemek gibi bir ikiyüzlüğü de ardım sıra sürükleyerek, gel gör ki peşini de bırakmayayım. mesela sen yoksun, yeniden doğmuş gibi oldum diyeyim de ömürlük söyleyişlerimi unutup yok sayalım.  
  

ne olur ne olmaz, ne olur olsun. yazmasam ölür müyüm? peki ya sen yazsan iki satır? sen diye bir şey olsa mesela. bu alfabe sadece olmakla tatlandırsa ağzımızı. ne olduğunu bilmediğimiz yokluğun kapatsa açığını, dürse defterini. kesilse bekleyiş, parça pinçik. sanki biz başka bir hayatı yaşayacakmışız da birinin raya yaptığı müdahaleyle sapmış rotamız. bambaşka bir yere varmışız, bambaşka biri olmuşuz. bir dilek dilemişiz, başımızı döndürmüş beklenti, o kuyuya düşmüşüz. düşerken bir dal tutup, daldaki kuşu ürkütmüşüz. yolmuşuz teleğini kuşun, yapraklarını kurtuluşun. madem ki shakespeare’in kuş tüyü bir yatağın keskinliğinde hayatı tehlikede, uzanıp beklemişiz. ölecekmişiz sanki de kimseye ayıp olmasın diye hayatta kalmışız. oturup bir gemi daha yakmışız, bir nefes çekip öksüre öksüre ağlamışız. kırık dökük, zeminle bir, ellerimizde kir, içimizde çalkantı, 
mucize bu ya devrilmiş kuyu, sürüne sürüne çıkmışız. bütün pisliğimizle dünyaya karışmışız. işte böyle piç etmişiz her şeyi, sırf biz yaşayalım diye. dilenmeseydi dilek, kararmasaydı göz, düşün tortumuzu bulaştırmamışız, hiç leke bırakmamışız. varsın olsun, olur mu olur, olmaz olsun.
iki can. bir cin ve peri kızı.

http://fizy.com/#s/2imtqe

"you’re just a ghost and i’m real
you’re just a stone and i’m the wind”

eksiksiz bir vasatlığa kimse hayır demez. pek çoğunun umduğu da budur. insan tamamlamak üzere vücut bulmuştur. ister ülkü diye sarıldığı, ister kurtulmak için elini bıraktığı bir şey olsun, ne varsa eksikliği gidermek içindir. açlığını, susuzluğunu, can sıkıntısı, açığını, şefkat ihtiyacını, büyüklenme hayalini, keyfini ve kederini ve dahi ömrünü tamamlamak için dur durak bilmeden yaşar. yolu tamamlamak için yürür ve yürüdüğünü unutmak için ölür. attila ilhan şiirinde “başınızdan duman eksilmesin gavurdağları, siz hikayet eylediniz bana bahçe kazasının kaman köyünden cebbar oğlu mehemmed’in hikayesini” diye söyler. benim de bazen barakmuslu mezarlığı’nda yatasım gelir ama konumuz bu değil. diğer tarafta kazancakis, zorba’dan bahsederken onun her günü hayretle yaşamasından söz eder. onu şaşkınlık içinde görüp “nedir bu kadar ilginç olan zorba” diye sorduğunda, “ne olacak patron, dünyada katırların olması” diye cevap verdiğini iletir. okuduğumda ne güzel demiştim, o lezzeti ilk defa tadıyormuş gibi hissetmek. sonra kanıksadığımız, olağan saydığımız, en fazla göz ucuyla baktığımız, oralı olmadığımız, duyarsızlaştığımız fikri ile kendimize acımıştım. ve daha sonra yorgunluğum arttığında, hiç değilse biraz şaşırmamak için can attığımı farkettim. buna hayır demeye gücüm yetmiyormuş öğrendim. ne bileyim işte, her sabah doğan güneşe hiç şaşırmayız ama sanki binlerce yıldır bu olmuyormuş gibi birinin öldüğünü duyduğumuzda hayretle dudaklarımızı ısırırız. insanlığa sığar mı bilmem ama insana sığıyor. midemiz genişledi ve vicdan kendini koyacak yer bulamıyor.      


çok canım sıkılıyordu. griye çalan bir renkle dışarıya kapanıyor, içeriye açılıyordu kapı. ortalama boyutlarda bir insanın, başından biraz yukarıya elini sol yandan kaldırmasıyla ulaşabileceği yükseklikte, beyaz ton üzerine siyah, kare biçiminde iki zil düğmesi vardı. biri üst kat için, diğeri alt kat için. üst katın zili, evin mimarisiyle örtüşen bir biçimde, alt katın zilinin üstündeydi. dalıp gitmelerin arasında, kişiyi belki hafif sıçratacak, normal bir anda sadece uyaracak bir tondaydı zilin sesi ama zili kimse kullanmazdı. dizin kırılarak, ayağın, diğer diz mesafesinin biraz daha altında bir yere çıkartılmasıyla ilk adım, evin eşiğine atılmış olurdu. girişte kare biçiminde sekizyüzaltmışdört mozaik taşının betona sıkıştırılmasıyla oluşan alan, evin başlangıçtan sonra gelen ilk yeri olmakla beraber, aynı zamanda üst ve alt katların ayrım noktası konumundaydı. bu alanın evin katlarına dönük kısmının üst kata doğru yol alan bölgesinde, sekiz santimetre yüksekliğinde, üst katın merdiven başlangıcını oluşturan bir basamak vardı ve bunu saymazsak eğer, tam bir basamak olmayışı durumundan, altı basamak sonra üst katının koridor kapısına ulaşabilmek mümkündü. sağ tarafta; üst tarafı, elin kavraması için olsa gerek, kutu biçiminde, alt tarafta parmak kalınlığından biraz ince demirlerle dikey olarak üst tarafa tutturulmuş ve düz demir biçiminde bu yuvarlak demirlere yatay uzanmış demirler, kare biçiminde görüntüler eşliğinde evin merdiven demirini teşkil ediyordu, özentisiz mavi boyası dikkat çekmiyordu. sol tarafta ise merdiven eğimiyle paralel bir şeklinde ortadan ikiye ayrılmış duvar, iki ayrı renkle boyanmıştı. bu alanın sağ duvara bitişiğinde yükselen, bel yüksekliğindeki çıkıntıya eski gazeteler serilmişti ve bir ayakkabılık görevi görüyordu. aşağı kata uzanan basamaklar on taneydi ve pürüzlü yüzeyleri vardı. bu sefer merdiven demiri sol tarafa, duvar sağ tarafa düşüyordu, kata doğru giderken. bu merdivenin bitiş noktasında, yukarı katın merdiven basamaklarının başlangıcının aksine daha geniş basamaklar yer alıyordu ve tam bu basamakların sona erdiği hizanın başa yakın kısmında burayı aydınlatacak olan lambanın düğmesi duruyordu. burada, yukarı katla benzerlik gösteren bir koridor kapısı vardı. her ikisi de bir eşikle başlıyordu ama yukarı kattaki koridor kapısı gri iken, aşağıdaki kapı solgun sarıydı. 

edebiyat olsun diye yolu uzattım. içeride ilk sola saptım. odama girip biraz hava aldım. ben cinnetin eşiğini tıngır mıngır sallar iken, kapım çalmadı ve ben açmadım. öyle zaman oluyor ki alıp bohçamı aşırıya kaçasım geliyor. köşeyi dönsem ve bir kütüphaneyle çarpışıp yere düşsem. sonra yüksek bir yere çıksam ve kendimi baş aşağı çevirip elbiselerimi çırpsam. hayır benim istediğim, gerçek bir zeminde konuyu enine boyuna rahat yataklara yatırmak. yüzyıllar boyu uçmayı hayal eden insan, ayakları yere basmayan her şeye nasıl oluyorsa burun kıvırıyor. tamam, söz sırası sizde. bütün vaktini dünyaya kazık çakmakla geçiren insanlar olarak “gitmek” deyiverin hadi ve ben öylece kalakalayım. iki şey geçiyor aklımdan çoğu zaman. birincisi; kendini sağlam kazığa bağlasan ne fayda, kazığı çaktığın zemin kaygan olduktan sonra deyip geçici bu dünyaya vurgu yapmak, ikincisi; bir akıl hastanesine girip “tedavi mi, deli soykırımıdır ulan bu yaptığınız” diye bağırmak. durmadan gövdeme bir soru işaretinin çengeli takılıyor. hepimiz ölüyorken, nasıl “ayrı dünyaların insanıyız” diye bir laf ediliyor mesela, benim dünyam almıyor. kırık bir kalpte aşk barınamıyor diye geçiriyorum içimden, çünkü o çatlaktan sızıyor. anlıyorum. babasından böyle bir çirkinliği görmüş bir çocuk, hangi erkeğe güvenebilir söylesene dediğinde onu da anlamıştım. “sığınacak yer yoksa, sana sinem yaraşır” diyemedim ama anladım. işte bu noktada ispat edebilirim merhametin neden akıldan büyük olduğunu. çünkü akıl kavrar, merhamet anlar. akıl payına düşeni alır, oysa merhamet hak verir. şu var ki yazmaya, önemsendiği yanılgısıyla başladım, önemsenmediğini kendime anlatmak için devam ettim. onbir yaşında “yok oldum bütün bütün” diye giriş yaptığım şiir maceramı “ve açılıyor kumbara, elde var sıfır, yaş yirmibir” diye bitirdim. madem vakit geldi toparlanayım. bu dünyadan göçerken “bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz” denilerek uğurlanmak istediğimi söylemiştim. arkamdan kim ne söyler bilmiyorum ama vardığımda “yolculuk nasıldı” diye sorulacağından eminim.  


aldığım nefesi tuttum ve dışarı adım attım. evden çıktığımda henüz çok erkendi. gidip boğazın iki yakasına birden yapışacaktım. sesi çıkmazdı, biliyorum. her gün yüzlerce vapur, tekne, koca koca gemi yarardı denizin karnını, köpürür köpürür ama kendi kıyısına vurmaktan başka bir şey yapmazdı. niceleri sigarasını atardı da, yanmasın su denizin ciğeri diye düşünerek, paçalarını ıslatmak pahasına, kimse izmaritin üzerine basmazdı. ki bir deniz, üzerinde sigara söndürülüyor diye haber de yapılmazdı. ve denizin sesi çıkmazdı. ben ki kaç kere içimi döktüm ona, burama kadar geldi deyip bir kere olsun taşmadı. zaten insan sesi çıkmayan ne ise gidip onu paralıyor. herkes yarasına sebep olanı, bilemedin hatırasını saklar. ama siz birinin yarasına sessiz sedasız sargı olursanız, iyileştiğinde ilk işi sizden kurtulmak olacaktır. çünkü siz artık kanlı irinli bir şeysinizdir ve iyileşen, size bulaşan kire kendisinin sebep olduğunu aklının ucundan bile geçirmeyecektir. tarih, hiçbir sargının sarılıp saklandığını göremeyecektir. aklımın çarmıhına bu fikri çivileyip ilerledim. sahil boyunca yürürken kararımı verdim. 
 
karşıdan, pantolonlarını değil de göbeklerini düşmekten kurtarması için kemer taktığı anlaşılan, siyah ceketli üç kişi geliyordu. hayata karşı en sivri duruşları belli ki ayakkabılarıydı ya da şöyle söyleyeyim, derin bir irdelemeye girip hayat hikayelerini uyduramayacak kadar üşengeçtim.  bu adamları buraya getirme sebebim belki ceketlilere içten içe beslediğim kindi. belki de şu sıcakta ceket giymeyi göze almayan kimselerin, kavga etmeyi de göze alamayacaklarını düşünmemdi. aramızdaki mesafe yavaş yavaş kapanırken, yönümü tam kafa kafaya geleceğimiz şekilde ayarlayıp yürümeye devam ettim. hararetli bir konuşma yapıyorlardı. tam önlerine gelip durana kadar varlığımı fark etmediler. ne yol vermek gibi bir niyetim, ne de yol vermelerini istemek gibi bir hayalim vardı.  karşılarına dikildiğimde, kalabalık olmanın verdiği özgüven ve jetonumun geç düşüyor olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduran babacan tavırlarıyla durup biraz beklediler. hiçbir şey söylemeden, bana göre en sağdakinin suratına okkalı bir tokatla parmak izlerimi nakşettim. kafası şiddetle sağa doğru bir hareket yaptı ve arkadaşının omzuna çarptı. tokadı yiyen, bir anlığına da olsa yanındaki arkadaşının omzuna kafasını koymuş oldu böylece. dostlar böyle günler için vardır. 
 
önce bu sarsıcı haberle dillerini yuttular. onlara küçük bir sürpriz hazırlamıştım ve inanıyordum ki bu ilişkimizi canlı tutacaktı. birkaç saniye sonra şaşkınlıklarını üstlerinden attılar ve deli miyim yoksa canıma mı susadım bunun muhakemesini yapmaya başladılar. üzerimde özentisiz kıyafetim, bir numara büyük ayakkabılarım ve birkaç günde kirlettiğim sakallarım vardı. taşıdığım tek nizami görüntü kısacık kestirdiğim saçlarımdı. tabi muhakeme esnasında beni elden kaçırmamak için biri çoktan yakama yapışmıştı. bildiğin, tutuklu yargılanıyordum. insan işte. kimi zaman ne dinler, ne de anlar, kimi zaman da birini dövmek için önce deli mi değil mi diye anlamaya çabalar. “senin aklın başında mı lan” diye sordu içlerinden biri. “evet” dedim, “aklımı seviyorum, başımda olması hoşuma gidiyor”. “resmen kaşınıyor lan bu” dedi başka biri. “resmiyete gerek yok, şurada biz bizeyiz” dedim. hüküm verildi, karar kesindi. sırayla ceketlerini çıkarmaya başladılar. özenle katlayıp kenara koyuyorlardı. aceleleri yoktu, varsa da artık önemsizdi. bunun tadını da çıkarmak istedikleri belliydi. yakamı bir diğerine devrettikten sonra, yakama yapışmış olan da ceket çıkarma ritüelini yerine getirdi. sakindim. böylesi soylu bir eylemin neticesi ancak böylesi soylu bir tavırla karşılanabilirdi. ikişer yumruklu üç adamın darbeleri havai fişekler gibi vücudumda patlamaya başladı. görsel bir şölen eşliğinde dayak yiyordum. çökmüş avurtlarım dolgunlaşıyordu. yediğim bu dayak işe yaramış olacak ki yüzüme kan geldi. 
 
yakamı bırakmıyordu bir tanesi. bir eliyle tutup kıvırdığı gömlek yakamı hiçbir ütünün açamayacağı şekilde buruşturuyor, diğeriyle yumrukları sıralıyordu. “bir elin işte, diğeri oynaşta hınzır” diye söylendim içimden. zor zamanlarda dahi moralimi bozmamanın olgunluğuyla keyiflendim. beklerken, işgaller biter kurtulur aşkın vatanı, bu sahte yürüyüş, bu paravan hayat, bir araya gelir ölümün iki yakası mısraları kırmızı bir fonla beraber döküldü ağzımdan. sonra, şu sıcakta onlara verdiğim zahmet için, ayıp oluyor mu acaba diye düşündüm. hakem araya girmedi, gong çalmadı, ringe kimse havlu atmadı.     
 
kimse insanlığa ait bir sorumluluğu üzerine almaz, kabahati kendinde bulmaz. kötülüğün sebebi ya bizim gibi düşünmeyenlerdir ya da bizim gibi olmayanlar. hiç kimse bir fenalığı karşısındakinin insan olmasına yormaz ve bu sebeple hiçbir fenalıktan kendini sorumlu tutmaz. insan, kötü dediğini ötekileştirerek kendi vicdan muhasebesinin kazananı olur. kendini böyle rahatlatır. bütün sistemler “ceza sorumluluğu şahsidir” ilkesiyle, bir suçun cezasının ancak failine yüklenebileceği düşüncesini güderek adaleti tesis edeceğini düşünür. hırsızlığı birilerinin arsızlığına yormayı akıl eden insan, sıra birini arsız yapan koşulların oluşmasını ve kendisinin buna doğrudan ya da dolaylı olarak yaptığı katkıları düşünmeye geldiğinde melekelerini kovalar, arkalarından kapıyı kapar. birinin işlediği suçun cezasını başkasına çektirmeyeceği iddiasında bulunan devlete, hapsettiği bir adamın geride kalan eşinin, çocuklarının perişanlığı da bir ceza değil midir diye sorarsanız tıkanır kalır. sadece suçu değil; bencilliği, ikiyüzlülüğü, yalanı, vefasızlığı ve dahi nice ayıbı konuşmak, işte böyle başkaları üzerinde gördüğümüzde çok tatlıdır. insan nasıl, insanlığa en ufak bir aidiyet duyup sorumluluk almadan, insan olduğu kanaatine varır? işte bu sebeple, kendimize gelmemiz umuduyla, her şeyi göze alarak, ben o tokadı, tüm insanlık için insanlığa atmıştım. halk beni anlamadı.


gözlerimi açtığımda, kendimi sırt üstü güneşleniyorken buldum. üstüm başım iyice dağılmış, gömleğimden bir kaç düğme kopmuş, ayakkabımın biri çıkmış, üzerimdeki kan kurumuştu. dayak yemiş gibiydim, epey yorgun bir şekilde uyandım. anladığım kadarıyla arkalarına bakmadan gitmişlerdi ya da ben baygınlığımdan arkalarına bakıp bakmadıklarını bilememiştim. kemiklerim sızlıyordu. çarpıp kaçtığınız bir insanlık var, plakanızı aldım orospu çocukları diye bağırdım, plakanızı aldım orospu çocukları. beni, benden başka kimse duymadı. bu kadar bronzluk yeter diyerek yavaşça doğruldum. doğrulmak dediysem, baston yutmuş gibi değil, baston tutan bir ihtiyar gibi iki büklümdüm. pişman değildim ama içimi hala bir boşluk hissi kemiriyordu. biraz sonra köpek dişimin yerinde olmadığını fark ettim. tek eksiğim oymuş, çıktığım merdivenin son basamağıymış, o da tamam olsa her şeyim tamam olacakmış, yolculuğum bitecek, emelim nihayete erecekmiş gibi telaşla düşen dişimi aramaya koyuldum. sanki yer yarılmış da içine girmişti. altına bakmadığım çer çöp kalmadı, sonra nasılsa yerine tekrar takamayacağımı düşünerek aramaktan vazgeçtim. sırtımı denize yaslayıp oturdum. 
   


baktım bambaşka bir iklim, denizi kıskandıra kıskandıra, benim canımı duvarlara çarpa çarpa, bu tarafa doğru yürüyor. onu görür görmez, bütün geçmişimi yaşanmamış farz ederek, her şeye baştan başladım. kalbimden bir kaza çıkmak üzereydi. varlığının, makasa yaptığı bu müdahaleyle ömür trenimin rotası değişmişti. uzun boyu, ipek saçı, ince beli, yüzündeki beni sanki bir yorgunluk kahvesi. bu nasıl bir güzellik. dünyaya yaşamaya değil de bizi kendimizden utandırmaya gelmiş besbelli. bir yol yürüyor dönüşü yokmuşçasına. bense kaç gemi yaktın, kaç toprağı fethedip de kanattın diye sormaktan korkuyorum. ben nerede değilsem, bakışları o tarafta. şimdi daha beter dayak yiyorum. hayır, ayan beyan linç ediliyorum. devleşip gözüne ilişeyim diye dua ederken küçülüp zerre oluyorum. bir martının gagasında susam tanesi olup tamamen menzilinden çıkıyorum. 
 
çaresizdim. müsaade ederseniz bunun adına mucize diyeyim. tam önümden geçerken ayağı takıldı zemine. yerden kesildi iki ayağı birden. dünyanın bütün tümseklerini ve dahi heybetinden yanına varılmaz tepelerini dümdüz etmek geçti içimden o an. o daha düşmeden ben dizlerinde kanamaya başladım. yüzündeki ifade değişti, saçları savruldu. geliyor işte, aman allah’ım, cennet yeryüzüne iniyor.   


o yere düştü, ben yerimden fırladım. koşarak olması gerekiyordu ama aksayarak gidebildim yanına. hiçbir yerim tutmuyordu ama ben onun ellerinden tuttum. kalkmasına yardım ettim desem büyük bir gurur olurdu benim için, kalkmasına hizmet ettim. hala varlığım onun için herhangi bir anlam ifade etmiyordu. gözleri düştüğü yere bakıyordu. bir kere de bana baksa diye yer ile yeksan olmak istedim. kafasını yerden kaldırdı, gözlerimin içine baktı. ne üstüme başıma, ne yüzümdeki kana şaşırdı. belli ki varlığının bir insanı bu hale soktuğuna, darmadağın ettiğine daha önce binlerce kez şahitlik etmişti. teşekkür ederim dedi. o an amansız bir hastalığa yakalandım. acil şifalar, bana meyve suları. elleri hala ellerimde, ben ateşler içindeydim. yanındayım canım, iyileşeceksin desin diye bekledim, sesi çıkmadı.


sana aşığım dedim. seni sevdim, hep seveceğim. 
 
dünyadan artık vazgeçmiştim. ışık hızıyla ayırdı ellerini ellerimden. “şakanın sırası mı” diye sitem etti. ortamı yumuşatmak adına olduğunu söyleyerek bu hendeği atlayabilirdim ama yapmadım. ben kimseyi ikna edemem bilirim. ama az zamanda çok işler başararak, tüm bu olanların bir rastlantı olmadığını, bizim kaderimizin birlikte yazıldığını, tüm yaşadıklarımızın şu ana erişmek için sadece bir sebep olduğunu, artık ayrılamayacağımızı bütün ciddiyetimle anlattım. bir elmanın kabuğunu, kabuğu hiç koparmadan soyabiliyorum da diyebilirdim ama demedim. yüzüme baktı. gülümsedim. “rica ederim, saçmalamayın” dedi. o anki tebessümümü fırsat bilen bu yumruk, bu gürz, bu ağır topuz bütün dişlerimi dağıttı. ruhumu zımparalayarak kanatmış, kabından taşırmıştı. ben; lambasından çıkmış, dişleri dökük, beli bükük ihtiyar bir cindim ve “dile benden, ne dilersen” dedim. 


"sana mutluluklar dilerim" dedi ve sevgilim göğe yükseldi.
ben cennetten bir kez daha kovulmuş oldum.
artık dünyada sürgündeydim.
baktım, deniz yanıbaşımda. bütün yaralarımı deniz suyuna bastım. 
bundan sonrasını, ona kavuşmak için yaşayacaktım.